İbn-i Sina 21. yüzyılı gördü mü?

“El Kanun Fi’tTıbb” ünlü hekim İbn-i Sina’nın kaleme aldığı ünlü eseridir. Eser tıp dünyasında kaynak eserlerden birisi olarak kabul edilir. Eser, gerek Avrupa gerekse İslam topraklarında tıbbi standardı belirlemiştir. Kanun, Fransa’daki Montpellier Üniversitesi gibi birçok farklı tıp okulunda, 1650 senesine kadar kullanılmıştır. Kitapta sözü edilen tıbbi prensipler bugün hala çeşitli tıp fakültelerinde tıp tarihi kapsamında öğrenilmektedir. Eserin ayrıca ilaç yapmak için gerekli bilgileri veren ilk eser olduğu da düşünülmektedir.

Ülkemizin önemli fikir insanlarından olan Prof. Dr. Esin Kahya, yarım asırlık bir bir çalışmanın sürecinin sonunda İbn-i Sina’nın “El Kanun Fi’tTıbb” adlı eserini, yazılışından bin yıl sonra Türkçeye çevirdi. Esin Kahya “Bu, benim milletime karşı vazifem” diyerek tanımladığı çalışmasının, günümüz bilim adamlarınıa örnek olmasını diliyor.

Sadece bir hekim değil, aynı zamanda bilim adamı ve filozof olan İbn-i Sina ile eseri El Kanun Fi’tTıbb’ı Prof. Dr. Esin Kahya ile konuştuk.

El Kanun Fi’t-Tıbb ne anlatıyor?

Tıp ansiklopedisi diyebiliriz. Aslında İbn-i Sina, kitabını tek cilt olarak düşünmüş. Bunu ilk cildin seyrinden anlıyoruz. İlk ciltte kısaca Tıp Felsefe’sinden bahsediyor. Sonra kısaca anatomiyi anlatmış. Ardından hastalıklara dair bilgi vermiş. Hıfzıssıhhayla ilgili bilgiler sunarak tatlıya bağlamış. Birinci cildin önemli özelliği, sadece İslam dünyasında değil, dünyada ilk defa Tıp Felsefe’sine yer vermesi. Tıbbi kavramlara felsefi olarak değinmiş. Hasta, hastalık, tedavi nedir gibi. Otuz beş sayfada canlının, hastalığın ne olduğu tıbbi ve felsefi olarak anlatılmış. Herhangi bir felsefe kitabında bunlardan bahsedilmesi sıradandır. Aristo, Platon da bahsetmiş ama bir hekimin bahsetmesi farklıdır. Yani “tıp, sadece teknik bir bilim değili insanı felsefi boyutta tartışmazsanız tam olmaz” diyor. Galen’in dediği gibi, “bütün hekimler filozof, bütün filozoflar da hekimdir” mesajını veriyor.

Kitapta anatomi açısından da özel durumlar var. Bazı ifadelerden anlıyoruz ki, İbni Sina aslında kadavra üzerinde çalışmış. “Açıp bakıldığında görülür ki” gibi ifadeleri bu durumun isbatı. “Cerrahi müdahale yapmak için üç ana kaide vardır; birincisi anatomik yapıyı iyi bilmek, ikincisi iyi steril alet kullanmak, üçüncü olarak da hastaya iyi bakmak” diyor. Sanki bugünü görür gibi. Nice başarılı ameliyat vardır ki hasta doğru bakılmadığı için ölümle sonuçlanır. İbni Sina, eseriyle 21. yüzyılı görmüş izlenimi bırakıyor.

İkinci cilt basit ilaçlarla ilgili. Bitkisel ve hayvansal ilaçları kapsıyor. Bunların nasıl kullanılacağı uygulamalı anlatılıyor. Nitekim günümüzde hala İspanyol sineği, sülük gibi hayvanlar, bal, süt gibi hayvansal ürünler kullanılmakta.

Üçüncü cilt, hastalıklarla ilgili. Anatomi ve fizyoloji bilgisini çok iyi gözlemleyebiliyoruz. Baştan başlıyor; beyin hastalıkları, sinir sistemi, göğüs hastalıkları, bağırsaklar, üriner ve genital sistemlerle ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor. Diğer ciltler 450 sayfa civarındayken, üçüncü cilt 932 sayfa. “Ne ararsan bulunur, derde devadan gayri” gibi değil, deva da var. Çünkü anatomisi ve işleyişi hakkında bilgi verip, hastalık nasıl, nerede oluşuyor anlatıyor. İlk böbrek ameliyatı gibi, göze dair ilk hastalık buluşu ve tedavisi gibi, nice ameliyat bu ciltte. Özellikle görme fonksiyonu ile ve hastalıklarıyla çok ilgileniyor. Üriner hastalıklar konusunda böbrek taşı ameliyatını, felce de uyarı yaparak, ayrıntılı anlatıyor. Böbrek taşı ameliyatını ilk öneren de kendisidir.

Dördüncü ciltte bulaşıcı hastalıklar var. Mikroba değiniliyor, cerrahi müdahalelerin bir kısmına daha yer veriliyor. Bayanlar için bu cilt çok özel, kozmetiğe değiniyor. Sivilceden saç dökülmesine, cilt güzelliğinden kıl sorunlarına… Elbette bir hekim olarak, önce neden olduğunu anlatıyor sonra reçeteyi sunuyor.

Beşinci ciltte belli başlı hastalıkların reçeteleri, nasıl hazırlanacağı ölçüleriyle veriliyor.

Kitapta çağımızın hastalıklarına bin yıl önceden teşhis konulmuş, tedavi önerilmiş. Hangileri bunlar?

Hastalıklar çok değişmiyor aslında. Bulaşıcı hastalıkların aynısı bugün de var. Mesela dördüncü ciltte boğmaca, kızıl, kızamık gibi hastalıklar incelenmiş. Kansere yer verilmiş ki, Arapçadan geldiği için hastalığı verilen ad bile aynı. Hatta iyi huylu, kötü huylu diye sınıflandırılmış.

Peki kanserin tedavi yöntemleri günümüzle benzer mi?

Günümüzde kanser tedavi edilmiyor ki. Çoğunlukla cerrahi kullanılıyor. Oysa İbni Sina medikal tedavi sunuyor. “Doku deformasyonunu iyi edemezseniz, doku anormal bir büyüme özelliği kazanır” diyerek kansere dönüş durumlarını aşama aşama anlatıyor. Çok erken tarihlerden itibaren kanser biliniyor aslında, eski Çin, Hindistan tıbbında da yer veriliyor.

Kitapta verilenlerin hepsi İbni Sina buluşu mu?

Kendi bilgilerinin yanında, “Hipokrat’tan aldım, Galen’den aldım” diyerek sunduğu bilgiler de var. Başkasının bilgisini sahiplenmiyor. Nitekim bilimde süreklilik esastır ve bir filozof, ilim adamı dürüst olmalıdır. Erken dönem ilim adamları böyle zaten, etikleri var. Kimi yerlerde ise, “Bu böyle ama bence böyle olmalı” diyor. Çünkü o bir filozof, mantığı çok güçlü. Mesela gözün görmesiyle ilgili olarak, “Işık ışınları olmayan karanlık bir ortamda göremeyiz. O halde görmeyi sağlayan, dışarıdan gelen ışık ışınlarının gözde yaptığı uyarıdır. Aristo’nun dediği gibi gözden çıkan ışınların göze dönmesiyle görme oluşmaz” diyor.

İbni Sina’nın kitabındaki sistematiğe hayran olduğunuzu söylüyorsunuz, açıklar mısınız?

Her tıp kitabında rastlanamayacak şekilde klasik bir sistematikle sunuyor bilgileri. Öğrendiği her şeyi kafasında kutucuklara tasnif etmiş gibi, çok iyi sınıflandırmış. Karmaşıklık yok, kavram karmaşası yok, çok aydınlık. Mantıksal bağlantıları çok kuvvetli. Felsefenin üç ana ayağı; ontoloji, etik ve mantıktır. Bilgi teorisiyle ilgilendiği için mantığı çok kuvvetli. Hekim o, doktor değil. Yani felsefesine sahip.

  1. yüzyılda ona Avrupa’da “Tıbbın Prensi” deniyor. Paris’te bir hastaneye ismi veriliyor. Hatta bir resimde iki yanında Hipokrat ve Aristo’yla resmedilmiş.
  2. yüzyılda Avrupa’da kitapları çevriliyor ve okullarda okutuluyorç O bir dahi. Zaten bilim adamanının milliyeti önemli değildir ki, kazandırdıkları önemlidir. Maalesef ki kısa yaşamış, 57’sinde vefat ediyor. Hayatımda hayran olduğum üç kişi vardır; İbni Sina, Fatih Sultan Mehmet ve Atatürk. Gazi Üniversitesi eski rektörlerinden Rıza Ayhan bir İbni Sina konulu konferansında, “Hoca, sen aşık olmuşsun” dedi. Salon gülmeye başladı. “Evet” dediğimde, herkes ayağa kalkıp alkışladı. Ama niçin olduğunu açıklamak istedim: “Bir kere çok yakışıklı” deyince panayır yeri gibi canlandı salon. “İkincisi çok akıllı ve üçüncüsü çok çalışkan.” Hiç ses yoktu o an.

İbni Sina, mumu karşısında uyuyor, uykusu gelip eğildiğinde sıcaklığı alnında hissediğ kendine gelmek için. Sabahlara kadar çalışıyorç 4 yaşında Kuran’ı ezberleyen bir dahi. Pasteur der ki; “Başarımı yüzde doksan çalışmama, yüzde üç dehama borçluyum.” İbni Sina da bir dahi ama ölesiye çalışıyor. 18 yaşında şöhret oluyor. Gerçi İbni Sina, hayatı boyunca çok mağduriyet yaşamış da bir insan. Buhara’da başına gelenler vs. Bu dahiler, dahiliklerinin keyfini çıkaramıyorlar, diyorum.

İbni Sina’nın pek bilinmeyenlerinden bahseder misiniz biraz?

İbni Sina’yı hekim olarak tanırsınız ama mantıksal akıl yürütmeleriyle fizikte de son derece başarılıdır. Nitekim “hareket” kavramını açıklayışına Rocer Bacon ondan iki yüzyıl sonra hayran kalmıştır. Kendisi onun prensibini terimleştirmiştir. Nitekim bir bilim adamı yalnızca deney ve gözlemle yetinmez, mantıksal olarak izahını da en iyi şekilde kurabilmeli.

İbni Sina fevkalade şiirleri olan bir adam. Özgüveni yüksek, kendini beğeniyor. Kolay kolay herkesi de beğenmiyor, Biruni’yle tartışmaları çok mesela. Gazneli Mahmut çağırdığından ayağına gitmeyecek kadar haklı kibirli. Küçük yaşlarda aile fertlerini kaybetmesinden, siyasete uymadığı için hapse atılmasına, yaşadığı pek çok acı, zorluklar da var. Bilim adamının hayatı pek kolay değil, her dönemde zor olmuş. Zeki, çalışkan ve çok dürüst bir adam.

İbni Sina’ya özgüveninden dolayı “Kendini peygamber sanıyor” derlermiş. Bir gece, aynı odayı paylaştığı öğrencisinden su istiyor. Dışarısı öyle soğuk ki, öğrencisi mazeret bildiriyor. Bunun üzerine İbni Sina “Bir de bana peygamber diyorlar. Hazreti Peygamber öleli 400 yıl olmuş, hala insanşar onun dediğini yapıyor. Ama ben öğrencime bir bardak su getirtemedim. Benim peygamberliğim nerede?” diyor. Dobra bir adam.

Nasıl öldü?

Aşırı dozda uyuşturucu vererek zehirliyorlar. Çünkü zeki, dürüst adamları amacınıza yönelik kullanamazsınız. Zehirlendiğini anladığında, iki rekat namaz kılıp yatağına uzanıyor ve ölümü bekliyor.

Sizin çeviriniz, birebir Arapça aslından çeviri değil mi? Oysa 18. yüzyılda Tokatlı Mustafa çevirisine, ameliyatlar, bitki özleri gibi kimi konuları dahil etmemiş. Üstelik reçeteler gibi eklemeler de yapmış.

O zamanki çevirilerin tümünde, çevirileri yapan bilim adamları kendi fikirlerini de yazmışlar, şerh düşmüşler, usul böyle. Tokatlı Mustafa da bir herkim. Çevirisini yaparken kendi bilgisini de ilave etmiş. Ama bunu “Bana göre” diyerek belirtmiş. Yani tam bir çeviri diyemeyiz. Aslında onun çevirisi, kendi kitabı sayılır. Bir nevi İbni Sina’yı yorumlamış. Filozof yönü olmadığı için de bazı kısımları, felsefeden psikolojiden bahsedilen kısımları almamış. Mesela biyolojiyle ilgili kimi bilgileri, ikinci ciltteki ilaçların kaynağı, bitkilerin nerede yetiştiği gibi bilgileri almamış. Bugün için de böyle, eczacılığın konusu çünkü… Benim çevirim orijinal Arapça’dan çeviridir.

Kaynak: Geleneksel Tıp Dergisi, sayı: 1, Şubat 2017